Dünya

‘Cihatçılığın artık bir merkeze ya da lidere ihtiyacı yok’

Cihatçı terör, onunla mücadele edenlerin gözünden analiz edildi.

Kısa bir süre önce Fransa’da yayımlanan iki kitap, “Ve onları nerede bulursanız öldürün” ile “Antiterörizm. Cihatçıların takibi”, İslamcı terör olgusunu tüm karmaşıklığıyla kavramayı mümkün kılıyor.

Bunlardan ilki, “Ve onları nerede bulursanız öldürün” (‘Et tuez-les partout où vous les trouverez’), anonim kalabilmek için Ebu Câffar [Abou Djaffar] takma adını kullanmış eski bir istihbarat görevlisinin eseri; ikincisi ise, “Antiterörizm. Cihatçıların takibi” (‘Antiterrorisme. La traque des jihadistes’) bir akademik otorite olan Gilles Kepel ile bir yargıç olan Jean-François Ricard’ın ortak kaleme aldığı bir eser. 

İki kitap birbirini tamamlamaktadır; ikincisi, birincide değinilen dosyaların yargısal ayrıntılarına inmektedir. İlki küresel cihadın geniş bir panoramasını çizerken, ikincisi Fransa’dan bakıldığında cihatçı saldırıların ayrıntılarına odaklanıyor.

Cihatçılık ne zaman ve nerede doğdu? Sıklıkla söylendiği gibi, 1980’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen savaş sırasında Afganistan’da doğmuş olması şart değildir, diye yanıtlıyor Ebu Câffar; kitabının başlığı da, cihatçı söylemde sıkça alıntılanan Bakara suresinden bir ayete [O kâfirleri nerede bulursanız öldürün] dayanmaktadır.

Bu ideoloji, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren Mısır’da, Suriye’de, Suudi Arabistan’da ve Cezayir’de eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır. Temelde, laik olmayan, diktatoryal ve toplumcu Arap rejimlerinin uyguladığı sert baskı ortamında Müslüman Kardeşler düşüncesinin radikalleşmesinin bir sonucudur. Suudi Arabistan istisna oluşturur; burada devletin resmi vahhabiliği kendi aşırılığını üretmiştir. Bu tespitle Ebu Câffar, cihatçılığın CIA’in yaramaz çocuğu olduğu, yani ABD’nin düşünmeden (bu doğru değildir) Sovyetler Birliği’nin düşmanlarını finanse ettiği ve sonra bunların Amerika’ya karşı döndüğü yönündeki, çoğu zaman aşırı sol kaynaklı bulanık teorileri bir kenara iter.

Cihatçılık, sözde geçmişte kalmış bir altın çağa dair mağduriyet ve ağıt ideolojisi ile kaybedilen toprakların yeniden fethine dayanır. Bu nedenle kendisini, Batı’nın (ya da Sovyetler Birliği’nin) emperyalizmine karşı din esinli bir savunma hareketi olarak kurgular. Doğası gereği şiddetlidir ve savaşçıdır; düşmanlarını terörize etmek, aynı zamanda korku ve boyun eğdirme yoluyla diğer Müslümanların da saf tutmasını sağlamak amacıyla barbarlığının ifadesine hiçbir sınır koymaz.

Her şeyden önemlisi, cihatçılık artık uzun soluklu bir olgudur ve yarım yüzyıllık varlığı boyunca birkaç kuşaktan geçmiştir. 1970’lerin hazırlık evresinden sonra Afgan cihadı, bu ideolojinin küreselleşmesine katkıda bulunarak belirleyici bir eşik atlatmıştır. 1980’ler ve 1990’larda, Müslüman dünyanın her köşesinden gelen pek çok kadro Afgan cehenneminde bir araya gelmiştir.

Bir ağ meselesi

1990’lar, Mısır’da ve özellikle Cezayir’de başarısızlıkla sonuçlanan iki ulusal cihat girişimiyle damgalanmıştır. Bu başarısızlık, bir yandan Mısır cihatçılığının Usame bin Ladin’in (1957-2011) küresel cihadı içinde erimesine, diğer yandan Cezayir cihadının Avrupa’ya, özellikle de önce arka üs, ardından gerçek bir sahne haline gelen Fransa’ya dağılmasına yol açmıştır. Antiterör yargıcı Jean-François Ricard, 1995’te Silahlı İslami Grup (GIA) tarafından Fransa topraklarında gerçekleştirilen saldırıları soruşturmuş ve kitapta bu dönemi anlatmaktadır.

Ele aldığı dosyalar, küçük çaplı suçlarla büyük stratejilerin birbirine karıştığı; dostluk, akrabalık ve ideolojik bağlarla örülmüş, uluslararası hatta kıtalararası ağlardan oluşan son derece karmaşık bir yapıyı gözler önüne seriyor. Cihatçılık esas olarak ağlar üzerinden işliyor; ancak bu kadar yoğun bilgi ve bağlantı arasında doğru hattı yakalamak büyük önem taşıyor.

11 Eylül’ün bomba etkisi ile başlayan 2000’li yıllar, Irak cihadının ortaya çıkması sayesinde olguya yeni bir ivme kazandırmıştır. Bu süreç, cihatçılığı Sünnilik ile Şiilik arasındaki bölgesel mücadele gibi kitlesel dinamiklerin içine yerleştirmiş ve intihar saldırısını adeta endüstrileştirerek onu bir savaş alanı silahı ve siyasal-toplumsal istikrarsızlaştırma aracı haline getirmiştir. Suriye cihadı bu mantıkları doruk noktasına taşımış, buna önemli bir yenilik eklemiştir: bir İslam Devleti ilanı ve nüfusuyla birlikte toprakları yönetme iradesi. Böylece dünyanın dört bir yanından on binlerce adayı kendine çekmiştir.

Cihatçılığın artık bir merkeze ya da lidere ihtiyacı yok: cihatçı kültürü herkes alıp istediği zaman, istediği yerde ve istediği biçimde harekete geçebilir

İslam Devleti [IŞİD/DEAŞ] örgütünün yenilgisi, onun başlıca başarılarından birini gizlememelidir: artık geniş kamuya açık hale gelmiş bir cihatçı kültürün oluşması ve herkesin bunu alıp istediği zaman, istediği yerde ve istediği biçimde harekete geçebilmesi. Cihatçılığın artık bir merkeze ya da lidere ihtiyacı yoktur. Gilles Kepel’in “atmosfer cihatçılığı” çağı dediği şey budur.

Sahel’den Hindistan’a, Sidney’den Paris’e kadar, cihatçı terörün teknikleri ve zeminleri birbirlerini sürekli ve çoğu zaman çok hızlı biçimde beslemektedir. Böylesine çevik bir düşman karşısında sabır, sebat, tepki yeteneği, cesaret ama aynı zamanda kendi değerlerine, özellikle yargı sistemi ve hukuk devleti ilkelerine güven göstermek gerekir. Başarısızlıklara katlanmak pahasına; zira hangi savaş geri dönüşler yaşamaz ki? 

Cihatçılık yalnızca polisiye ya da askeri bir sorun değildir; 20. yüzyılda, totalitarizmler çağında doğmuş bir ideolojidir ve 21. yüzyılda da serpilmesini bilmiştir; bu da onun dinamizminin ve gücünün kanıtıdır. Ve tüm ideolojilerde olduğu gibi, savaş alanı çok boyutludur. Haçlı seferleri iki yüzyıl sürmüştü ve yedi yüz yıldan fazla zaman sonra bile sonuçları hissedilmektedir. Ebu Câffar’a göre cihatçılık için de durum böyle olacaktır.

Kaynak: Le Monde

:
share
Siteyi Telegram'da Paylaşın
Siteyi WhatsApp'ta Paylaşın
Siteyi Twitter'da Paylaşın
Siteyi Facebook'ta Paylaşın