Daha önce alt mahkemeler tarafından dolandırıcılık, hile ve gayri yasal tefecilik yaptığına karar verilen Tekin Arhun’un, resmi evrakta sahteleme suçlamasıyla yürütülen soruşturma dosyası, yıllar boyunca çeşitli iddiaların gölgesinde bekledi. Arhun ancak 8 yıl sonra yargılanabildi ve Ağır Ceza Mahkemesi kendisini 4 yıl hapis cezasına mahkûm etti.
Sanığın ve Başsavcılığın istinaf başvurularının ardından Yüksek Mahkeme çok şaşırtıcı bir karara imza attı. Kimileri Arhun’un cezasının artırılacağını, benim gibi bazıları da cezanın onanacağını tahmin ederken, Arhun’un aldığı hapis cezası 4 yıldan 2 yıla indirildi.
Yüksek Mahkeme, İngiliz sömürge döneminden kalma 1939 tarihli bir mahkeme kararına atıfla, Arhun’un sahtelediği belgenin “resmi evrak” niteliği taşımadığı sonucuna vardı. Alışılmadık biçimde yılbaşı öncesi okunan bu kararla Tekin Arhun’un cezası yarıya indirildi ve Arhun serbest kaldı.
Yüksek Mahkeme yargıçları Beril Çağdal, Peri Hakkı ve Talat Usar’ın oybirliğiyle aldığı karar geçtiğimiz gün Mahkemeler sitesinde yayımlandı. Karar henüz yayımlanmadan önce, Mahkeme’de okunduğu sırada salondaydım. Yüksek Mahkeme’nin yıllardır yargıçlar, savcılar ve polisler tarafından emsal karar olarak kullanılan 1997 tarihli kararının yerine, 1939 tarihli bir kararın yeni bir emsal yaratacak şekilde gündeme taşınması açıkçası dikkatimi çekmişti. 1939 kararını önceki gün yaklaşık 1 saatlik bir internet araştırmasıyla bulduğumda ise doğru mu okuyorum diye metnin üzerinden iki kez geçmek zorunda kaldım.
Birazdan 1939’a döneceğim. Ama önce Yüksek Mahkeme eski başkanlarından Taner Erginel ile emekli yargıçlar Mustafa H. Özkök ve Gönül Erönen’in imzasını taşıyan 1997 tarihli karara bakalım.
1997 tarihli kararda, bir sanık kendisine ait olmayan bir aracı kısa süreliğine arkadaşından alıyor ve arkadaşının kimliğine bürünerek aracı bir oto galeriye satıyor. Dolandırıcılık niyetiyle yapılan bu satış sırasında kullanılan ve sanık tarafından doldurulan “Motorlu Araç Devir Etme Müracaat Forması”nın hangi koşullarda resmi evrak sayılabileceği tartışılıyor.
O tarihte, o günkü Yüksek Mahkeme yargıçları bu kararda özetle şuna hükmediyor: Matbu bir form, yetkili makama sunuluncaya, yetkililerce kontrol edilip onaylanıncaya ve resmi kayda geçinceye kadar “resmi evrak” niteliği taşımaz. Daha basit ifadeyle, bir belge ancak yetkili makam tarafından elden geçirilip onaylandıktan sonra “resmiyet” kazanır ve resmen tedavüle girer.
Nitekim Tekin Arhun’un Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı dava sırasında Kıdemli Savcı Mustafa İldeniz de bu karara atıf yapmıştı. Savcı, Tekin Arhun’un Bakanlar Kurulu tarafından yetkilendirilmiş ODTÜ Vakfı kuruluşu EBİ’nin hazırladığı raporu bir resmi kurum olarak Turizm Bakanlığı Planlama Dairesi’nden aldığını, sahteledikten sonra evrağı ertesi gün tekrar Bakanlığa iade ettiğini ve ardından sahtelenmiş raporun Mahkeme’ye sunulduğunu belirtmişti. Ağır Ceza Mahkemesi de aynı şekilde sahtelenen raporu resmi evrak olarak kabul etmişti.
Yüksek Mahkeme ise Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu değerlendirmesini hatalı buldu ve 1997 kararının yerine 1939 tarihli karara dayanarak “belgenin resmi evrak olmadığı” sonucuna vardı. İşte tam da burada 1939 kararı devreye giriyor.
1939 yılında Sömürge İdaresi Mahkemesi’nin değerlendirdiği davada, bir Kavanin Meclisi Üyesi Kıbrıs’ta görevdeki İngiliz Valisi’ni mahkemeye veriyor.
Olay şöyle gelişiyor: Meşhur İngiliz Vali Sir Herbert Richmond Palmer görevdeyken, dönemin Polis Başkomiser Yardımcısı Mr. Ashmore, Baf Kazası Polis Müfettişi M. Ch. Kareklas’tan Kıbrıs’ın meşhur eşkıyalarından Hasan Ahmed Bulli ve kardeşleri Mehmed Ahmed Kaymakam ve Hüseyin Ahmed Kavuni’nin işlediği suçlarla ilgili bir rapor yazmasını istiyor. Kareklas’ın 40 küsur yıl öncesine, 1887-1896 yıllarında dayanan olayları ve Hasan Bulliler’in suçlarını özetlediği “The Criminal Activities of the Hassanpoulia”* adlı kitap 1938’de Kraliyet Matbaası tarafından yayımlanıyor ve halka satışa sunuluyor.
Kitabın ön sözünü Vali Palmer yazıyor. Kısa ön sözde Vali, Kavanin Meclisi üyelerinin “suçlularla iş birliği içinde olma zorunluluğunda” kaldığına dair ifadeler kullanıyor. Limasollu emekli avukat ve Kavanin Meclisi Üyesi Ioannis Kyriakides ise, ön sözdeki cümlelerin kendisini ve Meclis üyelerini “meşhur katiller ve çete mensuplarıyla birlikte çalışacak kadar düşük siyasi ahlaka sahip, genel olarak kötü karakterli insanlar” olarak hedef aldığını ileri sürüyor. Vali’nin bu ifadelerle kamu görevinde kusur/ihmal isnat ederek kendisini genel nefret ve küçümsemeye maruz bıraktığını iddia ediyor ve tazminat talebiyle Vali aleyhine iftira davası açıyor.
Alt Mahkeme, Vali’nin yazdığı ön sözün “resmi bir belge” olduğuna ve Majestelerinin sivil veya askeri makam temsilcisi olarak Vali’nin mutlak ayrıcalıkla korunduğuna hükmederek davayı reddediyor. Meclis Üyesi davasından vazgeçmiyor ve Yüksek Mahkeme’ye başvuruyor. Bir İngiliz kolonisi olarak Kıbrıs’ta İngiliz Valisi’ne dava açılması o dönemde haliyle sıra dışı bir durum.
Sömürge Yüksek Mahkemesi, Vali’nin her şartta mutlak ayrıcalığa sahip olmadığını belirten bazı kararlara atıf yaptıktan sonra, Başyargıç Crean (C.J.) ve Yargıç Griffith Williams (J.) ön sözün resmi belge olup olmadığını tartışıyor.
Crean, C.J. kararında şu görüşü dile getiriyor: Ön sözde yazılanların açıkça “Vali sıfatıyla yürütülen göreve ilişkin” olduğunu, bunun “koloninin idari politikası” hakkında yazıldığını ve kitabın, hükümet görevlilerince görevleri kapsamında bilgi edinmek amacıyla okunmasını teşvik ettiğini belirtiyor. Bu nedenle de söz konusu ön sözün Vali makamına ilişkin olduğu ve Kıbrıs Civil Wrongs Mevzuatı uyarınca resmi ve mutlak ayrıcalıkla korunan bir nitelik taşıdığı kanaatine varıyor.
Crean, C.J. daha da ileri giderek, ön söz resmi belge sayılmasa bile bunun “Kraliyetin yetkisi altında yapılan devlet politikası işlemleri” (acts of state policy) kapsamında olduğunu, dolayısıyla bunun da yasal bir savunma teşkil edeceğini ifade ediyor. Yani Crean tarafından Vali Palmer’ın ön sözü 1939 kararında “resmi belge” olarak kabul edilmeye son derece yakın bir çerçeveye oturtuluyor.
Yargıç Griffith Williams ise daha dar ve teknik bir ölçüt öneriyor. Williams’a göre bir kağıdın “belge” olup olmadığının asıl ölçütü, mahkemede içerdiği olguların delili olarak kabul edilip edilemeyeceğidir. Örneğin bir devlet dairesinin raporu veya bir anonim şirketin bilançosu, usulüne uygun doğrulanmışsa içeriğindeki olguların delili olarak kabul edilebilecek belgelerdir. Bu nedenle Williams, “resmi belge”nin, içeriğinin doğruluğuna mahkemenin güvenilebileceği türde bir belge olması gerektiğini, çünkü bu tür belgelerin resmi bir kaynaktan geldiğini, görev sırasında hazırlandığını ve ilgili görevli tarafından doğrulanabilir olduğunu savunuyor.
Williams, görev gereği hazırlanmış olsa bile her resmi raporun resmi belge sayılmayacağını, sadece içeriğinin doğruluğu mahkemede ilk bakışta (prima facie) delil olarak kabul edilebilecek türde olanların resmi belge olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak, kitabın Hasan Bulliler hakkında üçüncü kişilerden duyulan anlatımlara (hearsay) dayandığını, doğruluğunun ispatlanamayacağını ima ediyor ve bu nedenle ön sözü “resmi belge” tanımı içine sokmaya mesafeli duruyor.
1939 kararındaki “resmi belge” tartışması, tüm bağlamı içinde değerlendirildiğinde ancak bu çerçevede anlaşılabilir.
Şimdi kritik soruya geliyorum: KKTC Yüksek Mahkemesi, neden 1938’de açılan bir iftira davasında İngiliz Valisi’nin halka açık satışta olan bir kitaba yazdığı ön sözün “resmi belge” olup olmadığına ilişkin tartışmayı, 2025 yılında resmi evrakta sahteleme suçundan mahkûm edilen bir sanığın dosyasına taşıyarak ceza indirimi gerekçesine dönüştürdü?
Üstelik Yüksek Mahkememizin 1997 tarihli kararındaki “resmi evrak” tanımı ile 1939’daki tartışma, aslında temelde uyumludur. Her iki yaklaşımda da belgenin resmiyet kazanması, bir yetkili makamın onu işleme alması, doğrulaması ya da resmi bir fonksiyon üstlenmesiyle ilgilidir.
1997 kararında “matbu bir form” için getirilen şart; belgenin yetkili makama sunulması, kontrol edilmesi, onaylanması ve resmi kayıtla ilişkilendirilmesidir. 1939 kararında ise bir yargıç belgenin devlet politikası çerçevesinde üretilmesini “resmilik” için yeterli görmeye yaklaşırken, diğer yargıç resmiliği yalnızca mahkemede delil niteliği taşıyan belgelerle sınırlandırmak ister. Ancak her iki yaklaşımda da ortak bir nokta var: Belge, sıradan bir kağıt olmaktan çıkıp, yetki, görev ve doğrulama ilişkisi içinde resmi bir anlam kazanmalıdır.
Bu nedenle 2025 kararındaki ‘resmi belge’ tanımı, 1939 kararındaki tartışmayla bazı noktalarda kesişse de, kararın bütün bağlamı ve mantığıyla tam anlamıyla örtüşmemektedir.
Peki Yüksek Mahkememiz neden, İngiliz Valisi’nin bir kitap ön sözü bağlamında yürüyen “resmi belge” tartışmasını bağlamından koparıp, 86 yıl sonra Tekin Arhun’un sahtelediği bir evrağı “resmi evrak değil” kabul ederek, cezasını yılbaşı arifesinde 4 yıldan 2 yıla indirdi? Ve şu sonuca vardı:
“EBİ AŞ, Emare 13 Bakanlar Kurulu kararı ile “Biyolojik Arıtma Tesisi ve Kanalizasyon Projesi”nin ivedi olarak ihalesine çıkılabilmesi ve ihale sonrası yapılacak teknik denetimlerde idareye yardımcı olması amacıyla müşavirlik hizmeti alınmasına karar verilen özel bir şirkettir.“
“Az önce değindiğimiz Yüksek Mahkeme kararı ve izah ettiklerimiz ışığında, huzurumuzdaki meselenin bir ceza yargılaması olduğunu, iddia konusu suçun Yasa’da tanımlanan suç tipine tam olarak uyması gerektiği prensibini hatırda tutarak, resmi belgeyi;
- Resmi bir makamda görev ifa eden yetkili bir memur tarafından,
- Mevzuattan alınan yetkiye istinaden ve
- Olağan görevi çerçevesinde hazırlanan belge
Şeklinde tanımlamayı uygun bulmaktayız.
Bu haliyle aylık raporların resmi belge olmadığı kanaatimizce açık olup, bu raporların resmi bir görev ifa eden Turizm Planlama Dairesinde bulunması veya bu raporların müteahhit firmanın hakedişlerinin hesaplanmasında kullanılıyor olması mezkûr raporlara resmi belge statüsü kazandırmamaktadır. Kaldı ki, Emare 3 rapor sahtelendiği şekliyle hakediş hesaplamasında da kullanılmamış, tüm ihale bittikten, kati kabul yapılıp ödemeler de gerçekleştikten sonra sahtelenmiştir.
Yukarıda izah ettiklerimiz ışığında Emare 3’ün mezkûr davadaki Davalının istemiyle, Davacı tanığı tarafından sunulması üzerine, davayı dinleyen Lefkoşa Kaza Mahkemesinin belgeyi emare olarak kaydetmesi de Emare 3 raporu resmi belge statüsüne taşıyamayacaktır. Dolayısıyla Alt Mahkeme, Emare 3 raporu Fasıl 154 Ceza Yasası’nın 337. maddesi kapsamında bir resmi belge olarak değerlendirerek hatalı hareket etmiştir.”
Yani mesele şudur: KKTC Yüksek Mahkemesi, 1939’daki tartışmayı hangi mantıkla bugünkü ‘resmi belge’ tanımına taşıdı ve bu yorum ceza indiriminin gerekçesine nasıl dönüştü?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca bir sanığın cezasının indirilmesi meselesi değildir. Bu, aynı zamanda KKTC hukuk sisteminde “emsal” denen kavramın nasıl kurulduğu, nasıl değiştirildiği ve hangi gerekçelerle dönüştürüldüğüyle ilgilidir.
Aşağıda iki kararı da yayımlıyorum ve bu kararları okuduktan sonra, 1939 tarihli sömürge içtihadının 2025’te bir ceza indirimine nasıl dayanak yapıldığını hukukçuların ve kamuoyunun açıkça tartışması gerektiğine inanıyorum.
Ülkemizde herkes eleştiriliyor da, mahkeme kararları neden birkaç hukukçu dışında pek sorgulanmıyor? Avukatlar ve akademisyenler dünyada yargı kararlarını eleştiriyor ya da alkışlıyor. Bizde ise çoğu zaman çıt çıkmıyor. Oysa yargıçlığın doğasında adalet olduğu kadar, adaletin tartışılabilirliği de vardır. Yanlışa yanlış denir. Doğru mu diyeceğim? Elbette hayır. Hukuk zaten bunun için vardır: yanlışla doğruyu ayırmak için.
Aşağıdaki pencereden IOANNIS KYRIAKIDES v. SIR HERBERT RICHMOND PALMER (V16) 1 CLR 15 davası kararını ve Tekin Arhun ile KKTC Başsavcısı arasındaki 50-51-52/2024 D.No:16/2025 kararını okuyabilirsiniz.
*Kıbrıs Tük kültürü üzerine çok değerli araştırmaları ile tanınan, özlemle andığımız merhum Harid Fedai’nin Ateş Matbaacılık tarafından 2011’de basılmış kitabı ‘Hasan-Bulliler, Kıbrıs’ın Eşkıyası’nın sonunda, Kareklas’ın “Hasan Bulliler’in Suç Eylemleri” adlı kitabı, Vali Palmer’in ön sözü ile birlikte Nazif Bozatlı çevirisiyle yayımlanmıştır. (S.53-162)











Yorumunuz