Yazılar

Ceza (Değişiklik) Yasa Tasarısı: Radikal kötülük ve kötülüğün sıradanlığı

Eleştirinin suç sayıldığı yerde, toplumsal tepkiler keskinleşir.

KKTC’de “radikal kötülük” devlet eliyle bir sisteme dönüştü. Dönüşüyor değil, dönüştü.

Hükümetin hazırladığı Ceza (Değişiklik) Yasa Tasarısı, bu sistemleşmenin en çarpıcı göstergelerinden biri. Üstelik “radikal kötülük”le “kötülüğün sıradanlığı”nı aynı metinde buluşturuyor. Çünkü tasarıda kötülük, bir anda patlayan bir şiddet biçimi gibi değil; tartışmalı yasal dilin içine yerleştirilmiş, “normal” ve “rutin” bir mekanizma olarak yer alıyor.

Bu değişiklik yasa tasarının tehlikeleri, mevcut Fasıl 154’ün ilgili maddeleriyle karşılaştırılmadan anlaşılamaz. Tasarı daha en baştan “Kitle İletişim Araçları” tanımını yapıyor ve “belirli bir yayıncı veya kişi tarafından birey ve kitlelere ulaşma aracıyla kullanılan dijital, elektronik ve bunun gibi her türlü aracı anlatır” diyor. Çağımızda basın dijital ve elektronik platformlar üzerinden yürürken, bu tanımın kapsamı daraltılamaz. Hukukçu Bakan Oğuzhan Hasipoğlu’nun “basını hedeflemiyor” çizgisindeki savunularının aksine, tasarı açıkça tüm basını kapsıyor.

Bu noktada insan ister istemez şunu görüyor: Radikal şekilde yolsuzluğu iş edinmiş olma potansiyeline sahip bazı siyasi nüfuz sahibi kişiler açısından, yolsuzluğu ortaya çıkaranları caydıracak ve susturacak bir kapı aralanıyor. 

Tasarıda, mevcut yasadaki 195. maddedeki zemmedici bir yayın yaptığı iddia edilen kişi, yayını yaptığı kişi veya tüzel kişi hakkında ağır bir suç isnadında bulunmuş sayılırsa, bu isnadın “en az 5 yıl gerektiren suç” olması şartı kaldırılarak “ağır bir suç isnadında bulunmak” getiriliyor ve böylece “üç yıl veya daha fazla hapislik cezası gerektirecek suç” seviyesine indiriliyor. Sonuç olarak, Ağır Ceza kapısı daha kolay açılır hale getiriliyor. Gazetecilerin zemmedici yayın iddialarıyla doğrudan Ağır Ceza’da yargılanmasının yolu genişletiliyor.

Dahası var: Tasarıya göre bir kişi ya da tüzel kişi hakkında süreklilik arz edecek biçimde güya gerçeğe aykırı yayın yaparsanız “organize dezenformasyon” yapmış sayılırsınız. Bunu birden fazla kişiyle yaparsanız, birlikte organize dezenformasyonla suçlanabilirsiniz. Bir yayın organının gazetecilik yapan çalışanları hep birlikte böyle bir suçlamanın içine çekilebilir. Tasarı adeta “siyasilerin ve devletin PR’ını yapmayacaksan gazeteci olma” diyor; “hepiniz toplu olarak içeri atılabilirsiniz” korkusu verip, bir sopa gibi gösteriyor.

Sadece gazeteciler mi? Tasarı siyasetçileri seçen yurttaşın karşısına da eli belinde dikiliyor. Zemmedici araştırmacı gazetecilik haberlerinin herhangi bir kişi tarafından sosyal medyada paylaşılması halinde aylık asgari ücretin 6 katına kadar para cezasına veya 6 aya kadar hapis cezasına veya her iki cezaya birden çarptırılabileceği belirtiliyor.

Eleştirinin suç sayıldığı yerde, toplumsal tepkiler keskinleşir. Hedef tekil eylem değil; toplumun konuşma kapasitesini baskıyla düşürmektir.

Tasarı hakkında daha çok şey yazılabilir. Ama şuraya kadar bile tasarının açtığı kapı ve doğurduğu esas risk görülüyor: En çok eleştirilen siyasi nüfuz alanlarının kasti ve dayanaksız şikâyetleriyle, gazetecilerin aleyhine Ağır Ceza’da yargılama süreçlerinin daha kolay başlatılmasının önü açılıyor.

Avrupa’da ve güney Kıbrıs’ta gazetecileri sindirme amaçlı davalardan korumak için yeni düzenlemeler yapılırken, bizde kötülüğün sıradanlaşması sayesinde radikal kötülük akıtan sistem kendisini korumak için araştırmacı gazeteciliği yok etmek istiyor. Potansiyel genç gazeteci adaylarına da mesaj veriyor: Ya bu mesleğe girmeyin ya da girerseniz “organize dezenformasyon” sopasıyla yargılanabileceğinizi bilin.

Dünkü Meclis konuşmasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Oğuzhan Hasipoğlu, CTP Milletvekili Sami Özuslu’nun sorusu üzerine yasa tasarısının Barolar Birliği ile “istişare edildiğini” söyledi. Nasıl, neresinden istişare edildi, bilmiyorum. Ama ülkede yasalar ve Anayasa, esaslı, üzerinde tüm toplumun tartışabileceği kapsamlı bir reform önermek yerine, daha büyük komplikasyonlar yaratma pahasına “ihtiyaç” söylemiyle kesilip biçilmeye çalışılıyor. Ortaya çıkacak elbise, İngilizlerin üzerimize 1929’da biçtiği takım elbiseden farklı olarak, modern çağa ve çağımız ihtiyaçlarına uygun olma kisvesi altında delinme riskini ve Taş Devri'ndeki, Wilma-Fred Çakmaktaş kıyafetlerine dönme tehlikesini barındırıyor.

Üstelik yakın geçmiş bize pahalıya patlayan dersler verdi. Özel Hayatın Gizliliği Yasası, zamanında yapılan uyarılar dikkate alınmadığı için bugün gazetecilerin hapse atılmasına, teminata bağlanmasına, süren yargılamalara neden oldu. Dünkü Meclis Genel Kurulu’nda Doğuş Derya haklı gerekçelerle tasarıyı eleştirirken birdenbire “Özel Hayatın Gizliliğiyle ilgili yasamız var. Eğer bir vekil, bakan ya da herhangi bir yurttaşın özel hayatıyla ilgili bir ifşaat söz konusu oluyorsa suç teşkil eden, zaten, bunlarla ilgili cezalandırıcı hususlar var.” deyiverdi.

Peki o zaman, kamu yararını gözeterek yayın yapan gazeteciler “Komisyon Karşılığı Vatandaşlık” haberinden ötürü neden Özel Hayatın Gizliliğini ihlalden teminata bağlandı? Yasa yapılırken “Basın mensuplarına birileri tarafından aktarılan ve kamuyu ilgilendiren haberlerin yapılmasının haberleşmenin gizliliği veya özel hayatın gizliliğiyle herhangi bir ilgisi yoktu.” denmişti. Ve “Hatta yapılan haber yalan içeren bir haber olsa dahi, yapılan haberin bu Yasa ile herhangi bir ilgisi olmayacaktı.” Bakın neler oldu!

Dün de Hasipoğlu kürsüden Ceza (Değişiklik) Yasa Tasarısı için “İfade özgürlüğünü kısıtlamak, basın hakkı, basın özgürlüğü kesinlikle ve kesinlikle böyle bir niyet zaten olamaz, mümkün değildir.” dedi. Ne tesadüf!

Madem öyle, neden yasalara ve tasarılara “kamu yararı” kavramını ve gazeteciliği koruyacak açık maddeleri ısrarla eklemiyorsunuz? Madem niyet özgürlüğü korumak, niçin 'yasal' metinler ifade özgürlüğünü oldukça riskli hale getirecek muğlaklıklar içeriyor?

Dünkü Genel Kurul’da Doğuş Derya Hasipoğlu’na şöyle dedi: “Bazı kavramları sapla samanı birbirine karıştırdığımızda sevgili Oğuzhan, murat ettiğimiz ortak iyiye ulaşmak çok zor hale gelmeye başlıyor.”

Meclistekilerin “ortak iyilere ulaşma” çabası var, ne hoş… Yüksek Mahkeme ile de ayrı bir referandumla “Anayasa’nın 4 maddesinin değişmesi” konusunda ortak bir iyi murat ediliyor herhalde. Yahu anlamadım: Devletin yasama, yürütme, yargı organları ve hukuk camiasını temsil eden Barolar Birliği hep bir “ortak iyi”de buluşuveriyor ve birbirlerini destekliyor. 

Yargı süreçlerinin işleyişi hakkında bir yorumda bulunmuyorum; ama sorgulayan vatandaş ve gazeteciler için tablo değişmiyor: ya yasalarla korkutuluyorlar, ya polise çağrılıyorlar ve tutuklanıyorlar ya da yıllarca mahkeme kapılarına gidip geliyorlar. Radikal kötülüğün olduğu, oligarşik bir sistemde kötülük sıradanlaşırken “ortak iyi” söylemi, sorgulamanın üstüne çekilen bir perde işlevi görebilir mi?

Öyle değilse ve çok ağır eleştiriyorsam şayet, umarım Doğuş Derya gazetecilerle de ‘ortak iyi’de buluşmaya çalışır.

Kaybettiğimiz biri var ki, şu değişiklik yasa tasarısını görseydi, çok sevdiği Bertolt Brecht’i bir kez daha anardı: Ne mütevazıydı, usta tiyatrocu Genco Erkal... Ve eminim Brecht’in “Tahterevalli” şiirini hatırlatırdı: Bütün düzen bir tahterevalli malum; yukarıdakiler, aşağıdakiler aşağıda oturduğu sürece yukarıda kalır…

Doğuş Derya ile bitireyim müsaadenizle; Meclis’te sonra çok anlamlı bir öneri yaptı çünkü:

“Şu anda iki üç tane parmağımız fazladır diye aslında, istediğimiz gibi ifade özgürlüğünüzü de hürriyetinizi de kısıtlama hakkına sahibi kılıyorlar konuyu.

Budur yani. Madem ki hükümet edenler bu kadar alıngan hâle geldiler, kendileriyle ilgili kamuoyunda şaibeli işler dolayısıyla yapılan yorumlarda, gelin düzenleme yapalım: 6 ayda bir başbakan, bakanlar, bütün vekiller mütemadiyen, sistematik olarak mal varlıklarını açıklatsınlar kamuoyuna. Hadi var mısınız böyle bir düzenleme yapmaya?

Hasan Bey var, Ünal Üstel Bey var mı? Kendisinin birinci derecede akrabalarının ve bağlantılı olabilecek kişilerin mal varlıkları, mevduatları yayınlansın, mecbur olsun.

Siyasi Kamu Görevlileri Yasası’na koyalım. Sadece Meclis Başkanlığı’na vererek kapalı kalacak kasada, kimsenin haberi olmayacak bir tek Meclis Başkanı görebilecek! Öyle olmasın. Bütün kamuoyu görsün.

Da o zaman görev istismar ediliyor mu, edilmiyor mu diye sorgulamak zorunda kalmasın ne gazeteciler ne yurttaşlar.

Da siz de “beni sorgularsan bak tepene binerim, bu yasayı getirir seni cezalandırırım” demeyesiniz.

Zaten Ali Kişmir davası şu anda bu memleketin boynunda basın özgürlüğü açısından da demokrasi kültürümüz açısından da asılı bir ayıptır. Böyle madalyon gibi asılı bir ayıptır.”

Meclis Başkanı Ziya Öztürkler düzeltme yaptı: Mal varlıklarını görme yetkisi Meclis Başkanı’nda değil, Meclis Divanı’ndadır; ‘ben de kimsenin mal varlığını görmedim,’ dedi ve evrakların ilgili müdür tarafından kasada kapalı tutulduğunu ekledi. Mal beyanı kapalı, zarf kapalı, kasa kapalı... Açık olan tek şey, eleştiriye, sorgulamaya ve araştırmacı gazeteciliğe tahammülsüzlük.

Not: “Radikal kötülük” ve “kötülüğün sıradanlığı”, Hannah Arendt’ın kavramlarıdır.

Can Sarvan’a cansarvan@mikro-makro.net’den doğrudan ulaşabilirsiniz.
:

Yorumunuz

share
Siteyi Telegram'da Paylaşın
Siteyi WhatsApp'ta Paylaşın
Siteyi Twitter'da Paylaşın
Siteyi Facebook'ta Paylaşın